KELEBEKLERİN ÖMRÜ

 

ÖZER COŞKUN

1950’li yılların ortasında, evimizin önündeki kırma taş döşeli yolundan bir yağız geçerdi. Siyah Glase derili, kaşık burun, yığma topuk ayakkabılı, düşük kemer pantolonlu, kolları kıvrılmış tiril tiril gömlekli.

Özer Coşkun, Mahallemizin delikanlısı, Havutçu Hakkı amcanın oğluydu. Bir de kız kardeşi Hümeyra abla vardı. Çocukluğunu pek bilmediğim Özer Coşkun, çocukluk hayallerimizin kıyıya vurduğu oyun yıllarında topaç vurup, boncuk oynarken yanımızdan geçerdi. Topuğu çelik çakılı ayakkabıları ile ağır ağır. Keskin bakışlı, kendine has yürüyüşü ve güldüğü az görülmüş bir kabadayı edasında. Yakışıklıydı vesselam.

Özer Coşkun 1940 yılında Aydın’da doğmuş. İlkokulu Cumhuriyet okulunda bitirdiğinde babası balon lastikli (Bauer) bisiklet almış. O yıllarda bisiklet sahibi olmak fiyakalı bir tutkuymuş hani. Annesi öyle üzerine titrermiş ki, Havutçu dükkânında bile çalıştırmazlarmış, ama arkadaşları “Havutçu Özer” diye tanırlarmış O’nu. O zamanları orta kısmı yeni açılan Aydın Lisesi’ne yazılmış. Beden hocası Celal Çavdıroğlu’nun teşviki ile güreş takımına ve izci gurubuna katılmış. Çok güzel resim çizip, şiir denemeleri de varmış. İzci elbisesinin bile kollarını kıvırır, illaki o pazuların endamı gün ışığına çıkarırmış.

Son sınıfa geldiğinde Aydın Lisesi onun hüzün yılı olmuş. Bir bayan öğretmenin dersinde münakaşa sonunda kapıyı çarpmış, çıkmış. Bahçesinde çam fidanlarının henüz yeşerdiği asude yuvadan kopuvermiş, öfkesinin gölgesinde.

Okul Müdürü Babasını çağırmış “ Bu çocuğun kaydını alın, başka okula yazdırın. Okuldan disiplin suçu ile atılırsa bir daha hiçbir okula almazlar” demiş.  Babası da gözden uzak olsun diye, İzmir Özel Türk Kolejine kaydettirmiş.

Buradan mezun olan Özer Coşkun, İzmir Ticari İlimler Akademisi’ne kaydolmuş. Akademide okurken bu kez motor sevdası başlamış, derinden. Babasına sık, sık “Tarlayı sat, bana istediğim motoru al” dermiş. İkinci sınıfta bu tutku kanına girmiş adeta.

Onun öğle vakti her gün aynı saatte evden çıktığını hatırlıyorum. Sabuncu Şevket Yükselay’ın Sakız modeli evinin köşesine gelir, tahta panjurlu pencerenin gölgesinden çayın karşısına uzun, uzun bakışlarını yansıtırdı. Bu köşe onun ilk mola yeriydi ve o bakışların nereye olduğunu yıllar sonra öğrendim. Sonra Çavuş Köprüsü’nün alçak gönüllü oylumundan yol alır, içinde kadın heykeli olan havuzlu parka doğru süzülüp giderdi. Günde iki kez elbise değiştirir ama efendilik tavrını hiç bozmazmış. Şimdi havuzlu park olan köşedeki “Bank kahvesi”nde bilardo oynayışını, Park Sineması’nın yanındaki Zihni Demir’in “Ege Spor Evi” önünde arkadaşlarıyla bekleyişini hiç unutamam. Hele, Havuzlardaki yüzüşü, Tramplenden atlarken karnını içine çekip, atletik vücudunu yaylandırması gözümün önünden gidecek gibi değil.

Büyük hayranlıkla bakardık onun arkasından. Geniş omzu, boksör gibi hafif kırık burnu, buğday teni ve Ayhan Işık bıyıkları, çocukluk özentilerimizi kamçılardı. Parmak kalınlığında Rugan kayışlı, arka cebi kapaklı, Duble paçalı, pantolonunu ne heves ederdik o yaşta. Zira ilkokul bitene dek hiç uzun pantolonumuz olmazdı.

Okul Arkadaşları, Mustafa Sabuncu, Oktay Dikmen, Taylan ve Arif Ürel “Marlon Brando” derlermiş ona.

 

Bir gün arkadaşları gelmiş İzmir’den, üzerine dört kişi binilen büyük Motorla.

Gündüz Aydın’ın bütün sokaklarını dolaşmışlar. Sonra gecenin zifiri karanlığında yorgun motor önce köprünün demir parmaklıklarına, oradan beton sete uçmuş. Ne yazık ki Havutçu Özer “ Gitme oğlum bunların arkasından” diye yalvaran anasını yıllarca gözü yaşlı bırakmış.

Özer Coşkun’un yaşam tablosu ellili yıllardaki James Dean ile örtüşmüş adeta. “Devlerin Aşkı”, “Cennet Yolu” ve “Asi Gençlik” filmi ile ilahlaşıp, otomobil kazasında öldüğünde 24 yaşındaymış James Dean. Özer Coşkun’u da arkadaşı’nın Motosikleti ile Kemer Köprüsü’ndeki kazada yitirdiğimizde tarihler 15 Kasım 1961’i gösteriyordu. 21 yıla sığdırdığı sevdaları uzun yıllar yüreklerde düğümlenmiş. Güreş, Halter ve Resim yapma tutkularını geride bırakıp, ömrü erken yiten Kelebekler gibi uçup gitti.

Annesi, babası geçen kırk yıl içinde öyle çöktüler ki, mum gibi eridi desek yeridir, kolay mı evlat acısı?

O yıllarda Keresteci Nusret’in oğlu Ertap Esi, Horoz Mehmet’in oğlu Mustafa Sabuncu, Cincinlilerin oğlu Seyhan, Şevket Yükselay’ın oğlu Ünsal Yükselay, trafik belasına yenik düşmediler mi?

Bugün mantar gibi çoğalan Motosikletleri gördükçe 47 yıl önceki ağıtlar yeşerir kulağımda.

 

Şakayıklar içinde uyusunlar.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !